Zekat Nedir?

Dini Bilgiler Murat Abi 164 views
sponsorlu reklam

Zekâtın sözlük anlamı; temizlemek, bü­yütmek, çoğalmak ve bereketlenmektir. Malı çoğalttığı için zekâta bu ad verilmiştir. Dinî bir terim olarak İse şöyle tarif edebili­riz: “Belli bir malın belli bir kısmını belli yerlere vermektir.” İslâm’ın beş şartından biri olan zekât, yukarıdaki tariften de anla­şılacağı üzere, belli bir miktarda mala sahip olan zengin m üs 1 umanların sorumlu bulun­dukları ilâhî bir emirdir. Bu miktar da nisap miktarı mal olup ileride açıklanacaktır. Zekâtın miktarı ise değişik ürünlere göre farklılık göstermektedir. Ticaret mallann-da 1/40, ziraî ürünlerde 1/10-1/20, maden­lerle su ürünlerinde 1/5’tir. İslâm dini, sahi­bine gelir sağlayan tüm mallardan zekât vermeyi farz kılmış, böylece toplumda tam bir sosyal güvenlik ortamı meydana getir­miştir.

Zekât, İslâm’ın sosyal güvenlik alanında ortaya koyduğu çok önemli bir müsessese-dir. Zekât müessesesi, İslâm toplumunda yaşadığı halde gözetilmeye muhtaç olan tüm fertlerin ihtiyaçlarını karşılayabilecek güce sahip bir müessesedir. Zekât müesse­sesi, korunmaya ve gözetilmeye muhtaç in­sanlara hitap etmekle kalmaz, aynı zaman­da toplumda yapılması gereken birçok hiz­metlerin de yürütülebilmesine imkân sağ­lar. Zekât emri îslâm’ın ilk dönemlerinde bir müessese olarak yaşatılmış ve toplum­daki sosyal dengesizlikleri gidermiştir. An­cak, sonradan müessese hüviyeti bozularak fertlerin elinde, onların isteklerine bırakıl­mış bir İlâhî emir durumuna gelmiş, bu se­beple de kendisinden beklenen sonuçlar alı­namamıştır. Bu bakımdan zekât denilince onu bir müessese olarak düşünmek gere­kir.

İslâm’ın beş şartından biri olan zekât; dinî Ölçüler bakımından zengin sayılan her müslümana farzdır. Her sene zekâtını ver­meyen kimse ile, gasp yolu ile haksız ka­zanç elde ederek malını çoğaltan kimse ara­sında herhangi bir fark yoktur. Toplumdaki sosyal dengesizliklerden kaynaklanan so­runların asıl sorumluları da zekât Ödemeyen kimseler olmaktadır. Allah Teâla bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmuştur: “Eğer tevbe edip namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirlerse, dinde kardeşleriniz olurlar.” (Tevbe, 11) Başka bir âyette ise şöyle buyu-rulmaktadın “Eğer tevbe edip namazlarını kılarlar, zekâtlarını verirlerse on lan n yolla­rını serbest bırakın.” (Tevbe, 5) Yani zekâtlarını ödemeyenler, toplum içinde ser­bestçe dolaşma hakkına sahip değillerdir. Bu gibi kimseler, müslüman kardeşlik hak­kını da elde edemezler. Zekât vermemek toplumsal dengeyi bozucu bir hareket oldu­ğu için, İslâm’da bunun cezası çok ağır ola­rak nitelendirilmiştir, tslâm hak ve adalet il­keleri üzerinde önemle durmuş, özellikle toplumda huzursuzluklara sebep olacak

olan davranışları şiddetle kötülemiştir. Zekâtını verip üzerindeki haklardan kurtu­lan kişi hem Allah larafmdan, hem de kullar tarafından sevilir. Zekâtını ve toplumun üzerindeki haklarını Ödemeyenler ise dai­ma kötü bir iz bırakırlar, böyleleri insanlar tarafından sevilmezler. Bunlar Allah’ın rı­zasına erişemezler.

Zekâtın gerek ferde, gerekse topluma yönelik birçok hedefleri vardır. Ana nokta­lan ile bu hedefleri aşağıda özetleyeceğiz:

1- Zekâtın en önemli hedeflerinden biri, paranın stok edilmesini önlemektir. Zekât emri, kişileri stokçuluktan kurtarıp yatırım yapmaya sevk eder. Zekât, nakdî varlıklar dışındaki malların da bir yıl elde tutulması­nı, böylece toplumda sıkıntıya meydan ve­rilmesini etkin bir biçimde önleyici nitelik taşımaktadır. Gerek nakdî varlıklar, gerek­se diğer mallar zekât emri sayesinde stok edilmekten kurtarılır. Parasını ve malını bir yıl elinde tutanların sene sonunda bu mal­lardan hazır alarak ihtiyaç sahiplerine ver­melerini sağlar. Bu durum gösteriyor ki, islâm müslümanı ister istemez parasını ça­lıştırmaya, çalıştırdığı parayı şuurlu bir şe­kilde işletmeye ve kazanç sağlamaya itiyor. Bu Özelliği ile zekât emri, ekonomik hayat­la büyük bir hareket meydana getirir, ölü yatırımları Önler, tslâm stokçuluğun şiddet­le karşısına çıkmıştır. Bir âyette yüce Allah şöyle buyuruyor:

“Altın ile gümüşü stok edip bunları AJ-lah yolunda harcamayan lan, acıklı bir azap ile müjdele. Bir gün stok edilen o paralar ce­hennem ateşi haline getirilerek, stokçulann Ön tarafları, arka tarallan ve yan tarafları bunlarla dağlanacak ve kendilerine: “İşte bunlar sizin sadece kendiniz için stok ettik-lerinizdir, stok ettiklerinizi tadın” denile­cek.” (Tevbe, 60)

islâm alimleri, bu âyette bahsedilen stoktan kasdedilen mananın, zekâtı öden­meyen mallan kapsadığında ittifak halinde­dirler.

2- Zekât mallan bereketlendirir. Zekât, mallan büyütmede ve bereket sağlamada ağaçlann dallarını seyreltmeye, bahçele­rindeki fideleri ayıklamaya benzer. Ayıkla­nan fideler nasıl daha gür yetişirse, dallan seyreklenen meyve ağaçlannın meyveleri nasıl daha gür ve sağlam yetişirse, zekâtı verilen mallar da daha gür ve daha kuvvetli olur, daha çok verim sağlar. Bu nokta, bir âyette şöyle ifade buyuruluyor: “Allah faize verilen mallan eksiltir, zekâtı verilen mal­ları ise çoğaltır.” (Bakara, 268) Zekât fakir­lerin alım gücünü artırdığı için, daha çok alış-veriş yapılmasına da sebep olur, dola­yısıyla üretim yapan mal sahiplerinin mal­larının tüketimine de etki eder.

3- Zekât cimriliği yok ederek toplum fertlerini cömertliğe sevk eder. İslâm, zekâ­tı emretmekle, cimrilik duvanm mecburi olarak yıkmıştır. Zekât veren kişilerin aynı zamanda hayırlara koşan kişiler olduğunu görmemiz, bunun en kuvvetli delillerinden biridir. Yüce Rabbimiz, bu konu ile ilgili olarak şöyle buyuruyor; “Nefsinin cimrili­ğinden korunanlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Teğabün, 16) Cimri insanlar toplumda dai­ma güçlüklerle karşılaşırlar. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak bir âyette şöyle buyu­ruyor: “Cimri olup kendini Allah’tan müs­tağni sayan, bir de iyilikleri inkâr edenleri güçlüklere sevk edeceğiz.” (Leyi, 8)

Cimrilerin kötü akıbeti konusunda Allah Tealâ şöyle buyuruyor: “Allah’ın hazinesin­den kendilerine verdiği malı harcamada cimri davrananlar, bu davranışlarının ken­dileri için hayırlı olduğunu zannetmesinler.

Cimrilik yaparak harcamadıklan o mallar Kıyamet gününde boyunlarına halka yapı­lacaktır.” (Al-i Imran, 180)

4- Zekât insanı iyilikseverliğe götürür. Bir kimsenin iyiliksever olması için, en çok sevdiği malından fedakârlıkta bulunması gerekir. Bir kimsenin değer vermediği bir malını vermesi aslında İyilikseverlik değil­dir. Asıl iyilikseverlik, kişinin en çok sevdi­ği malından harcamada bulunmasıdır. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Sevdiklerinizden harcamada bulunma­dıkça iyilikseverlik mertebesine ulaşamaz­sınız. Neyi harcarsanız, Allah Tealâ onu bi­liyor.” (Al-i Imran, 92)

5- Zekât verenler ilah! bir teminat altın­dadır. Bununla ilgili olarak Allah Tealâ şöyle buyuruyor: “îman edip iyi işler ya­panlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler için Allah katında lâyık oldukları mükâfat var­dır. Onlar için ne korku vardır, ne de bir üzüntü.” (Bakara, 276)

6- Zekât kulu Allah’a yaklaştırarak ita­atkâr kılar. Ruh yapısını güçlendiren iba­detler Allah’a yaklaşmanın sebeplerinin bir bölümünü teşkil eder. Allah’a esas yaklaş­ma malî ibadetlerle, toplumun maddî yapı­sını güçlendiren sosyal güvenlik emirlerini yerine getirmekle mümkündür. Bu konuda yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor “İyilik ve takva, sadece yüzünüzü doğu ve batı yönle­rine çevirmekle olmaz. Esas takva Allah’a ve Ahiret gününe inanan, meleklere, kitap­lara inanan ve sevdiği malını akrabaya, fa­kirlere, yolculara (darda kalıp) isteyenlere, kölelere verenlerin; namazlarını kılan, zekâtlarım veren, sözleşince sözünde du­ran, sıkıntılı anlarında, zorda ve darda ka­lınca, savaş esnasında sabredenlerin yaptık-lan işlerdir. İşte gerçekten doğru kimseler bunlardır. Allah’tan sakınan takva sahipleri de bunlardır.” (Bakara, 177)

7- Zekât mallan temizler. Dolayısıyla toplumu da temizler. Zekât malı manevî kirlerden temizler. Bu sebeple zekât ne alan kişi için bir kirlenmeye sebeptir, ne de top­lumun kirlenmesine sebeptir. Zekâtın kiri malın içindedir. Eğer zekâtı verilirse o mal yıkanmış hale getirilmiş olur. Zekâtı alan kişi bundan zarar görmez. Zekât vermekle malın sahibi kirlerden temizlenmiş olur. Bu kirler de, çekememe, kıskançlık, düş­manlık gibi manevî kirlerdir. Bu konuda Hz. Peygamber (s.) şöyle buyuruyor: “Bu sadakalar insanların kirlerinden başka bir şey değildir.” (Müslim, K. Zekât: 168) Baş­ka bir hadis-i şerifte ise şöyle buyurulmak-tadır: “Allah Tealâ zekâtı, ancak geride ka­lan mallan temizlemek için farz kılmıştır.” (Ebu Dâvud, K. Zekât’32)

8- Zekât mallan koruma altına alır. Hz. Peygamber (s.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyuruyor: “Mallannızı zekât vererek ko­ruma altına alınız, hastalarınızı sadaka ve­rerek tedavi ediniz. Dalgalar halinde inen belâları Allah’a dua ve yakanşta bulunarak geri çeviriniz.” (Terğîb: 1/520)

9- Zekât toplumda bir orta sınıfın oluş­masını sağlar. Bir müessese olarak düşün­düğümüz takdirde, her sene zekât bütçesin­de toplanan büyük miktardaki para ve aynî mallar, kısa zamanda ihtiyaç sahiplerine ve gerekli hizmetlere harcanırsa, her yıl fakir ve muhtaçların sayısında azalma olur. Her sene zenginlerin sayısında artış meydana gelir. Böylece her yıl toplumda büyük bir rahatlama kaydedilir. Sadece öncelikli şart­lar oluştuğunda Türkiye için her yıl toplan­ması gerekli zekât, öşür ve humus miktarla­rının bütçenin en az yansı kadar olacağını

düşünürsek, orta sınıfın çoğalmasındaki süratin derecesini daha kolay ölçebiliriz. Zekât müessesesi sayesinde toplum çok kı­sa zamanda fakirlik probleminden kurtu­lur.

Zekâtın Hükmü

Zekât’m hükmü farz olup Kitap, Sünnet ve Icma-i Ümmetle sabittir. Kur’an-ı Ke-rim’in 34 yerinde zekât emri vardır. Zekâun farz oluşu, altı yerde aynı ifade ile tekrarla­nan şu ayet-i kerime ile sabittir: “Namazı kılın, zekâtı verin.” (Bakara, 34,83)

Zekâtın farz oluşunun delillerinden biri de, zekâtın bizzat Hz. Peygamber (s.) tara­fından alınıp gerekli yerlere dağıtılmasını emreden şu ayet-i kerimedir: “Müminlerin mallarından zekât al ki, onunla kendilerini temizlemiş, mallarını tezkiye etmiş olasın. Onlara dua et. Zira senin duan müminler için bir huzur vesilesidir.” (Tevbe, 103)

Hz. Peygamber (s.) de, bir hadis-i şerif­lerinde şöyle buyuruyor “İslâm, Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına, Hz. Muham-med’in Allah’ın kulu ve elçisi bulunduğuna şahitlik etmen, namazı kılman, zekâtı ver­men, Hacca gitmen, Ramazan’da oruç tut-mandtr.” (Buharı, K. Zekât)

İbn Abbas’tan rivayet edilen bir hadis-i şerifte de Hz. Peygamber (s.) Muazb.Ce-bel’i Yemen’e vali gönderirken kendisine şu emri vermiştir: “Yemen halkım Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına ve benim Al­lah’ın elçisi olduğuma şahitlik etmeye davet et. Bu hususta sana itaat ederlerse, onları günde beş vakit namaz kılmaya davet et Bu hususta da sana itaat ederlerse Allah’ın ken­dilerine mallarından zekât vermeyi farz kıl­dığını bildir. Zekât zenginlerden alınıp fakirlere verilir.” (Müslim, 11/675)

Zekâtın farz olmasının şartlan şunlar­dır;

1-Nisap miktan mala sahip olmak: Ni­sap miktarı mal, dinî bakımdan zengin sa­yılacak kadar mal demektir. Bu miktar Hz. Peygamber (s.) dönemindeki ekonomik şanlara uygun olarak şu şekilde sınırlandı­rılmıştır: Ticarî mallar, para, hayvancılık, ziraat ve madencilik.

Para ile ticarî mallarda zenginlik için öl­çü, o günün parası olan dinar ve dirhemler cinsinden iki türlü tayin edilmişti. Altın pa­ra olan dinarlardan yirmi adet, gümüş para olan dirhemlerden 200 adet. Yani o günün ekonomik şartlarında senelik zarurî İhtiyaç­ları dışında bir kimsenin 200 dirhem parası, yahut 20 dinar altın parası, yahut bunlar de­ğerinde ticarî malı bulunan müslüman zen­gin sayılmaktaydı. Günümüzde TL. cinsin­den zekât nisabının hesaplanması için, o günkü dinar ve dirhemlerin hakikî satın al­ma gücünün hesap edilmesi ve ona göre bir Ölçü belirlenmesi gerekir.

Hayvancılık alanında: Develerden zen­gin sayılmanın asgarî ölçüsü beş deve, sı­ğırlardan en az iki yaşını doldurmuş 30 sı­ğır, koyunlardan en az bir yaşına girmiş kırk koyundur. Bu sayılan hayvanların herbirin-den en az bu kadar mala sahip olan kişiler dinî bakımdan zengin olup bunların zekât vermeleri gerekir. Beş deveden bir koyun, 30 sığırdan bir dana, kırk koyundan bir ko­yun zekât vermek gerekir.

Ziraî ürünlerde zenginlik ölçüsü, bir ton­dur. İster sebze ve meyve olsun, ister tarım ürünleri olsun, ister dayanıklı ister dayanık­sız olsun, topraktan elde edilen tüm ürün­lerden 1/10 nispetinde zekât Ödemek gere­kir. Buna öşür denmektedir. Alimler arasında teferruatta farklı görüşler varsa da tercih edilen görüş budur. Ziraaüe ilgili tüm mas­raflarla, kişinin geçim masrafları hesap edi­lip çıkarıldıktan sonra hasat sonunda elinde eğer bir ton ürün varsa, bunun 1/10’u olan 100 kilosunu anında fukaraya, yahut gerek­li yerlere zekât olarak ödemesi gerekir.

2- Elde bulunan mal senelik zarurî har­camalardan artmış bulunmak. Mal eğer ki­şinin senelik zarurî harcamalarından artma-mışsa, bu mal yok hükmünde olduğu için, sahibine zekât ve öşür gerekmez. Senelik zarurî harcamalar şunlardır: Kişinin içinde barınacağı ev, ev eşyası, bir yıllık yiyecek, bir yıllık giyecek masrafları, (Bu masraflar kişinin hem kendisi için, hem de aile fertleri için sözkonusudur.), çocukların tahsil mas­rafları, hastalık ve ilâç masrafları, seyahat masrafları, ilim adamının kitapları için yap­tığı tüm harcamalar, binek. Bu bineğin yeri­ni günümüzde çoğunlukla özel otomobil al­mıştır. Ancak zarurî olan ihtiyaç normal bir otomobildir. Eğer otomobil lüks ise o tak­dirde bunun da zekâtının hesap edilip öden­mesi gerekir. Çünkü şeriat zarurî harcama­ları zekâttan muaf tutmuş, fakat lüks harca­maları zekâttan muaf tutmamıştır. Lüks bir otomobil ile lüks bir daire ve ev zarurî ihti­yaç değildir.

3- Mal üzerinden bir yıllık zaman suresi geçmiş bulunmak. Dinî yönden kişinin zen­gin sayılabilmesi için, nisap miktan mal eli­ne geçtiği andan itibaren bir yıl hiç eksilme­den elinde kalmış bulunması şarttır. Şayet böyle bir mal eğer elde bir yıl kalmamışsa, örnek olarak 11 ay 29 gün elinde kalmış da son gün elden çıkmışsa, bu maldan ötürü zekât vermek gerekmez.

4- Mal büyümeye müsait olmak. Zekâtta büyüme ve çoğalma şartı vardır.

Büyümeye ve çoğalmaya müsait olmayan mallardan zekât vermek gerekmez. Büyü­me ve çoğalma da iki türlü olur Biri ticaret yolu ile çoğalma, diğeri üreme yolu ile ço­ğalmadır. Büyümeye ve üremeye müsait ol­mayan tezgah, işyeri, dükkan, mesken, traktör, biçer-döver ve benzeri zarurî ihti­yaçlar ise zekâta tabi değildir. Çünkü bun­lar çoğalmaya müsait değildir. Bunun gibi binek hayvanlarından da zekât vermek ge­rekmez.

5- Mala el konulmuş olmamak. Nisap miktarı malın zekâta tabi olması için, haciz ve benzeri yollarla bu mala el konulmuş ol­maması gerekir. Bir kimsenin kendisini zengin edecek kadar malı bulunduğu halde, bu mala haciz konulmuş, yahut devlet tara­fından el konulmuş, yahut bir zalim kişi ta­rafından gasbedilmişse, tasarruf yetkisi elinde bulunmadığı için, bu kişi zekât ver­mek zorunda değildir.

6- Mal, kişinin mülkiyet ve tasarrufunda bulunmalıdır. Mülkiyet hakkı kişinin elinde bulunmayan mallardan ötürü zekât vermek gerekmez. Bunun örneği, devletin mülkiyet hakkını alması, yahut başka bir devletin emri altındaki bir malın tasarruf yetkisinin elinden alınmış bulunması gibi durumlar­dır.

7- Mal temel ihtiyaçlardan artmış bulun­mak. Temel ve zarurî ihtiyaçlar ise yukarı­da açıklanmıştır. Ancak zarurî ihtiyaçları karşılayabilen mallardan ötürü zekât ver­mek gerekmez.

8- Borçlu bulunmamak. Malı bulunan, fakat buna karşılık borcu bulunan kimseye zekât vermek farz değildir. Ancak, borcu düşüldükten sonra elde zengin edecek ka­dar mal kalırsa o takdirde zekât vermek farz olur.

9- Harcama ehliyetine sahip bulunmak. Harcama yetkisine sahip bulunmayan ço­cuk, deli ve mahcur kimselerin zekât ver­meleri gerekmez. Böyle kimselerin çeşitli yollarla sahip oldukları mallarının zekâtını onlar adına veli veya vasileri öder.

10- Hür ve müslüman olmak. Müslüman olmayanlara zekât vermek farz değildir. İslâm devletinin sınırları içinde yaşayan gayr-i m üs! i inlerin mallarından zekât değil cizye ve haraç alınmaktadır. Bunların mik­tarı ise zekâtın miktarından daha fazladır. Artırılıp eksiltilebilir. Köleler de zekât ver­mekle sorumlu değillerdir. Çünkü kölenin kendisi başkasının mülküdür. Eline geçir­diği mallar da başkasınındır. Dolayısıyla kendileri için zekât sorumluluğu yoktur.

Zekâtın Verileceği Yerler

Zekâtın verileceği yerler sekiz sınıf olup Tevbe suresinin 60. ayetinde açıklanan şu yerlerdir:

1- Fakirler Fakirler sınıfından kimlerin kasdedildiği konusunda değişik görüşler ileri sürülmüştür. Ancak, bunların zekât ve-remiyecek ölçüde mala sahip olan ve zekât alabilen kimseler olduğunu söyleyebiliriz.

2- Miskinler Bu sınıfın belirlenmesi ko­nusunda da değişik görüşler ileri sürülmüş­tür. Yirmi dört saatlik yiyeceği bulunma­yanlar, yahut Kitap ehli gayri müslimlerin fakir ve muhtaçları olduğunu söyleyenler de vardır.

3- Zekât işlerinde çalışanlar: İslâm’ın ilk dönemlerinde zekât müessese olarak vardı. Bu müessesenin birçok görevlileri, çalışan­ları, amir ve memurları vardır. Zekât mües­sesesinin tam olarak işleyebilmesi için, İslâm bu müessesede çalışanlara, toplanan zekâtlardan belli bir hisse ayırmıştır. Bu ça­lışanların fakir olması şartı yoktur. Zengin de olsalar, çalışmalarının karşılığı olarak kendilerine, toplanan zekâtlardan belli bir miktarda maaş verilmesi öngörülmektedir. Bu maaşın miktarı konusunda farklı görüş­ler olmakla beraber, geçimi rahatlıkla sağ­layacak ve zekât mallarında gözü kalmaya­cak şekilde ayarlanması gerektiği görüşü ağırlık kazanmaktadır. Böylece İslâm’ın çok önemli bir sosyal güvenlik müessesesi­nin ayakta durması sağlanmıştır.

4- Müellefe-i Kulûb: Bunlar İslâm’a karşı yumuşatılmak, zararsız hale getiril­mek, yahut İslâm’da sebat ettirilmek istenen kimselerdir. Hz. Peygamber (s.) hayatta bu­lunduğu sürece, bu türden bazı kimselere zekât fonundan hisse ayırarak onları İslâm devletine kazandırmış, yahut İslâm’a ve za­yıf m üsl umanlara karşı zararlarını önlemiş­tir. Daha sonra Hz. Ebu Bekir döneminde, Hz. Ömer’in girişimi ile müellefe-i kûlûba zekât verilmesinden vaz geçilmiş, bunun için İslâm’ın kuvvetlenmiş olduğu gerekçe olarak gösterilmiştir. İslâm’ın ve m üsl Li­manların zayıf düştüğü dönem ve bölgeler­de ise bu sınıfın yeniden ihyası gerekir.

5- Köleler Bugün İslâm dünyasında hu­kukî köle bulunmamaktadır.

6- Borçlular: Bunlar fakir ve miskinler sınıfından ayrı olup Özellikle Allah yolun­daki hizmetler için borçlanan kimselerdir. Toplumda ortaya çıkan anlaşmazlıktan gi­dermek, diyet tazminatı gibi ağır para ceza­sına çarptırılan kimselere yardım etmek için, zengin olduğu halde borçlanan kimse­lerdir. Böyle kimselere borçları kadar zekâttan yardım yapılabilir. Borçlular sını­fı, genel çerçevede Allah’a itaat yolunda borçlanan kimseleri kapsamakla beraber,

geçimi İçin borçlanan kimseleri de içine alır.

7- Allah Yolundaki Hizmetler Zekâtın verileceği yerlerin en önemlisi ve sürekli olanı Allah yolundaki hizmetler sınıfıdır. Çünkü zekât müessesinden yardım alarak fakirler ve miskinler sınıfı ortadan kalkabi­lir. Nitekim Ömer b. Abdülaziz döneminde böyle olmuş, toplumda zekât verilecek bir fakir kişi kalmamış, zekâtlar bu gibi Allah yolundaki hizmetlere harcanmaya başlan­mıştır. Fakir ve miskinler sınıfının tama­men ortadan kalktığı zamanlarda toplanan zekâtlar sürekli olarak Allah yolundaki hiz­metlere harcanmak suretiyle zekât emrinin fonksiyonu ebedi olarak devam eder. Allah yolundaki hizmetleri kısaca zikretmekte yarar görmekteyiz:

a) Allah yolunda t’lâ-i Kelimetullah için savaşacakların silah, teçhizat ve mühimma­tını sağlamak, böylece İslâm ordusunun güçlenmesini sağlamak, Bulgaristan, Rus­ya, Afganistan, Filistin ve benzeri İslâm dünyasında ezilen milletlerin müstemleke-ci zalim düşmanlarına karşı güçlenmelerini sağlamak için zekât fonundan Allah yolun­da harcama yapılabilir. Bu gibi harcamalara her asırda ihtiyaç vardır. Zekât müessese­sinden yapılan en önemli harcamalardan bi­ri de bu gibi harcamalardır.

b) İslâm kültürünün yayılması için har­camalarda bulunmak. Kültür savaşı cephe­lerdeki savaşlar kadar önemlidir. Küfür, şirk, zulüm ve hertürlü kötülük cehaletten kaynaklanmaktadır. İslâm medeniyeti, İslâm kültürü ile dünyaya yayılmıştır. Her asırda İslâm’ın değerlerinden yararlanabil­mek için, İslâm kültürünü çok iyi araştır­mak ve topluma yaymak gerekir. Bunun için resmî ve Özel ilmî müesseselere, kiilüphanelere, matbaalara, çağın getirdiği teknik araçlara şiddetle ihtiyaç vardır. Bununla be­raber, islâm kültürünü ortaya çıkaracak ve her asırda yaşayan müslümanlann anlaya­cağı şekilde anlatmak için ilim adamlarına ihtiyaç vardır.

8- Zekâtın verileceği yerlerin sekizincisi ve sonuncusu yolculardır. Yolculuk esna­sında beklenmedik bir durum ile karşılaşıp parasız kalan, yahut sığınacak bir yer bula­mayan müslümanlara zekâttan karşılıksız yardım yapılabilir. Bu gibi kimseler mem­leketlerinde zengin de olsalar, garip olduk­ları için, ihtiyaç durumunda zekât fonundan karşılıksız yardım alabilirler. İslâm seyaha­ti lüks saymamış, bilâkis çeşitli ayetlerde müslümanlann yeryüzünü dolaşmaları ve gördükleri tarihî eserlerden ibret almaları, böylece görgü-bilgilerini anırmaları tavsi­ye edilmiştir. Seyahatin müsl umanlar açı­sından önemli bir faydası da İslâm kültürü­nün yayılmasını sağlamaktır. Çünkü müs-lüman gittiği yere kültürünü de götürecek­tir. Dolayısıyla islâm’ın tanınması ve bilin­mesine katkıda bulunmuş olacaktır, İşte bu ve benzeri sebeplerle tslâm, kurduğu zekât müessesesinden zengin de olsalar yolcula­rın yararlanmasını mubah kılmıştır.

Zekâtlar, yolcular ve savaşanlar dışında zengin olan kimselere verilemez. Bunun gi­bi Allah yolunda olmayan, Allah’a inanma­yan kişi ve kuruluşlara verilemez. Zekât pa­ralan ile Allah’a karşı günah işleyen kişilere de zekât verilemez. Bir kimse oğluna, baba­sına, dedesine, torununa zekât veremez.

Sosyal Ağlarda Paylaş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Yandex.Metrica