Kapat

Arap Siyasi Düşüncesinin Seyri – Hamid İNAYET / Kitap Özeti

ARAP SİYASİ DÜŞÜNCESİNİN SEYRİ 13 MART 1997

Yazar : Hamid İNAYET
Yayınevi : Yöneliş Yayınları
Baskı : İstanbul / 1991 / 320 shf.

GİRİŞ

Bu kitap Arap uluslarının çağımızdaki siyasal hareket konumlarını hazırlayan düşüncelerin değerlendirilip irdelenmesini konu almıştır. Bu düşüncelerin oluşması ve meyvelerini vermesi bir buçuk asra yakın Napoleon’un Mısır’a saldırmasından II. Dünya Savaşı’na kadarki bir zaman dilimi içinde cereyan etmiştir. Arap adı, bir çok ulusu kapsamakla birlikte bu kitap daha ziyade Mısır ve Şam’ı göz önüne almaktadır.

Araştırmanın Mısır’ı konu alarak daha çok işlemesi, Mısır’ın diğer Arap toplumlarından önce Batı ile temas kurmaya başlaması ve kendine gelmesi sebebiyledir.

Kitap, Arap siyasi düşüncesinin seyrini ele alırken, daha çok son dönemi göz önüne almış ve Arap siyasi düşüncesinde etkili olan şahısların hayatlarını ve fikirlerini konu edinmiştir.

Kitap, giriş olarak Arap siyasi tarihine topluca bir göz atmış ve Arap dünyasında söz ve fikirleriyle etkili olmuş ve toplumu yönlendirmiş şahsiyetler üzerinde bir inceleme yapmıştır.

Bütün dünyayı etkileyen iki ihtilal:

1-Endüstri inkılabı

2-Fransız ihtilali

Değişim bu iki kaynaktan.

Abduh

Değişimin kapısını aralayan isimdir. Tüm Arap alemine etkili olmuştur. İslam dünyasındaki problemler iki ihtilalle beraber başlamıştır. Endüstri ihtilaliyle dünya devletleri arasındaki ilişkiler değişiyor. Kültürel saldırı yerini ekonomik savaşa, sömürüye bırakıyor. Ekonomik menfaatler ve hammadde bulma arzusu bu ihtilali getiriyor. Mesela Mısır, İngiltere’ye hammadde sağlayan bir ülke olarak kullanılıyor. 1880’li yıllarda M. Ali Paşa, gelirleri askeriyeye yediriyor, zorla Mısır’lıya pamuk ektiriyor. Pamuk geliri askeriyeye harcanıyor. Tamamen M. Ali Paşa’nın şirketi kar alıyor.

Modernizm

İslam dünyasının kendi iradesi dışındaki gelişime, modernizme dayanır. Önemli olan gelişen olayların gayri iradi olması.

Bunların karşısında İslam dünyasının iki tercihi var:

1-Batı ile uzlaşma: Bunlara ‘modernist’ diyorlar

2-Batı’ya sırtını dönme: Bunlara da Reformist diyorlar.

İlk nesil uzlaşmacıdır. Sonrakiler de Genç Osmanlılar. Yani Panislamizm. Avrupa’dan parlamentoya alınan Sultan yerinde dursun, onun davranışlarını kontrol edelim diyorlar. Bu genç Türkler iki nesil sonra İttihadcılar, sonra M. Kemal. Bu modernistler her ülkede değişik değişik zamanda çıkıyor. Herkesin de problemi farklı farklı.

Osmanlı’nın problemi Batı’ya yakınlaşma. Tanın problemi kimliğini koruyabilme. Mısır’ın problemi Osmanlı’dan ve İngiliz’lerden kopabilme.

Osmanlı, bir devlet sistemine sahipti. Ancak bunu düzeltmek istiyordu. Mesela orduyu düzeltmeye çalışıyordu. Bunun gibi daha başka değişikliklere de gidiliyordu.

İslam Reformistleri

Ulema, Kabile Reisleri, Tarikat Liderleri, Esnaflar vb.’dir. Bunlar gerçek İslam’ı ortaya koymak için çalışıyorlar. Bid’atlardan İslam’ı kurtarmaya çalışıyorlar. Vehhabilik’le değişik bir görünümü oluyor. Bu akım, şehirleşme ve zirai faaliyetlerin olduğu yerde taban buluyor. Merkezi idareden uzak yerde de neş’et ediyor.

BİRİNCİ BÖLÜM: MODERN DÖNEME BİR GİRİŞ

Arapların İslam’dan sonraki siyasi tarihlerine kısaca değinen yazar, meseleyi son döneme getirip, burada yoğunlaştırıyor.

Arapların geçmişteki mutluluk ve güçlülük çağı, İslam’ın ilerleme ve güçlülük çağıyla aynı zamana rastladığı için, kimi Arap yazarları, İslam’ın Arap ulusunun dini ve Arap ulusunun da İslam bekasının en büyük öğesi olduğu görüşünü ortaya atmışlardır. Bunlar arasında gerçek İslam’ın Arap İslam’ı olduğunu düşünen kişiler bulunmaktadır. Arap tarihi dönemleri arasında hepsinden daha çok Emevi döneminde Arap ulusu tarihinde seçkin bir yeri bulmakta olup, bu dönem, Arabın ulusal bilinç ve duygusunun başlangıç dönemi olarak alınmıştır.

Emeviler, Mülk kurmak ve yönetimin üst makamların tümüne kendi hanedan üyelerini tekeline vermek yoluyla Arap olmayan Müslümanların aleyhine bir tür Arap otoritesi sistemi oluşturmuştur.

Bernard Lewis’in deyişiyle: ‘Muaviye’nin kurduğu egemenlik temelde Arap özelliği taşımaktaydı. Dini niteliği yitirmiş, ama henüz saltanat biçimine dönüşmemiş olan bu egemenlik, Cahiliyye Araplarının, kabile şeyhlerinin güçlerinin sürmesi ve genelleşmesi şeklindeydi. Emeviler kendi otoritelerini sağlamlaştırmak için Arapların milletlerden üstün olduğunu ileri sürdüler. Diğer milletler hususiyetle İranlılar bunların en aşağı konumunda, köle olarak görülüyordu. Emeviler döneminin tersine Abbasi dönemi, bir çok ulusçu Arap yazarların gözünde değer ifade etmiyor.

Bunun sebebi: Abbasi döneminin ilk devreleri Arap ve Arap olmayan çeşitli Müslüman ulusların eşitlik ve birliğine tanık olmuştur. İlk dönemde özellikle İran’lılar Halifenin yanında önemli mevkilere kadar geldiler. Bu durum Me’mun dönemine kadar devam etti. Araplar istibdadı yeniden ele geçirmek için çabaladılar.

Fakat bu dönem de geçici oldu. Çok geçmeden Halife Mu’tasım döneminden başlayarak, Türkler halifelik kurumunda güç elde ettiler. Ayrıca İranlılar ve Arap olmayan Müslümanlar arasındaki bağımsızlık hareketleri de güçlendi ve sonunda Abbasi devletinin genel çöküşü ve duraklayışıyla birlikte Moğol saldırısı, Arap siyasi dönemine bütünüyle son verdi. Bu dönemde bir çok ulusçu Arap yazarı, Abbasi halifeleri döneminde Müslümanların birlik ve eşitliğinin İslam kültür ve felsefesi alanında parlak sonuçlar oluşturduğunu itiraf etmekle birlikte, daha çok o dönemde Arabın güçsüzlüğünün ve düşüşünün başlangıcı olarak görmektedir. Bu dönemden başlayıp Osmanlı İmparatorluğu’nun I. Dünya Savaşı’ndan sonra yıkılışına kadar yedi yüzyıl süresince ulusal bilinç tarihinde bir nefret yaşandı.

Bu son dönemden başlayarak Arap uluslarının hepsinden daha çok üzerinde durdukları ve sıkıntısını çektikleri özellik; Arap’lar üzerindeki yabancı egemenliğidir.

Çağdaş Arap yazarları, kendi tarihlerine bu açıdan baktıklarından, Arap’ın bilinçsizlik ve güçsüzlük içinde bulunduğunu o dönemde iki hareketin süzgecinin çok etkili ve önemli olduğuna inanmakta ve onları Arapların uyanış etkenleri ve nedenleri arasında saymaktadırlar: Biri Arap Yarımadasındaki Vahhabi hareketi, diğeri Kuzey Afrika’da Senusi hareketidir.

Vahhabi hareketi Muhammed b. Abdülvahhab’ın (1703-1704 – 1791-1792) önderliğinde Necd bölgesinde başlamıştır. Abdülvahhab ve takipçilerinin ileri sürdükleri gibi bu hareketin hedefi İslam’ın başlangıçtaki saflığına ve katışıksızlığına döndürülmesi ve dindeki bid’atle savaşımı idi. Abdüvahhab hayatı boyunca bir çok İslam ülkesini gezip gördü. Öğrenimini Medine’de tamamladıktan sonra Dört yıl Basra’da, dört yıl Bağdat’da, bir yıl Kürdistan’da, iki yıl Hemedan’da, dört yıl İsfahan’da kaldı. Bu gezide islam mezheblerini yakından inceledi. Necd’e geri döndüğünde gekçekte bütün İslam mezheblerine karşı savaş ilanı mahiyetindeki öğretisini açıkladı. O, çağ dışı Müslümanları bütünüyle bid’at, şirk ve küfür saydı. Tevhid esasları ‘hareketsiz ve ruhsuz şeylerden bereket ummak, Allah’dan başkasından yardım dilemek, muska yazmak, salihlerin mezarını ziyarette aşırıya kaçmak, büyü, gaybdan haber vermek ve falcılık gibi işlerin yasaklanışı ile ilgili ayetler ve hadisler aktararak kendi söyleyişi ile; Müslümanların kaynaklarından sapmalarını açığa çıkarmaya çalıştı. Abdülvahhab böylece Müslümanların kendi yanlış hareketlerini bahane ederek tüm Ehl-i Sünnet mezhebleriyle çatışmaya girdi. O’nun zamanında Araplar Osmanlı’ların hakimiyetinde oldukları için, onun hareketi, Osmanlı karşıtı bir şekil aldı.

Vahhabiler sadece Hanbeli Mezhebine cephe almadılar. Hanbeli Mezhebi’ne bağlı Necd’in Suudi emirleri Vahhabi fırkasına girdikten sonra, Umman, Necran, Yemen ve Asirtantut’un Fırat kıyılarına ve Şam’a kadar geniş bir bölge onların buyrukları altına girmeye başladı. Osmanlı için büyük bir tehlike durumuna geldi. Sonunda Mısır Hidivi Mehmet Ali, Osmanlı Sultanı tarafından Vehhabilik’in başının ezilmesi için görevlendirildi. Mehmet Ali, Vehhabi’leri yenerek çökertti. Fakat bir süre sonra Vehhabiler güçlenerek kendilerini toparladılar. bu güçlenmeleri, içinde bulunduğumuz yüzyılın üçüncü on yılında Necd ve Hicaz’ı egemenlikleri altına alarak Suudi Arabistan devletini kurmalarına dek sürdü.

Senusi, hareketi ise Müsteganim, halkından Muhammed b. Ali Senusi idaresinin önderliğinde Cezayir’de başladı. Senusi sülalesi mezhebini Ali b. Ebu Talib’e (ra.) dayandırmaktadır. Senusi’lerin ataları, Hasani İdrisileri adıyla bir süre Mağrib-i Aksa’da hükümdarlık etmişlerdir. Muhammed b. Senusi de Kuzey ve Doğu Afrika ile Hicaz gibi İslam ülkelerini dolaştıktan sonra, Müslümanların durumlarını düzeltmek çabasına girerek Abdülvehhab gibi, Müslümanların İslam esaslarından sapmalarını onların dağılmalarının ve geri kalmalarının kökenini oluşturduğunu dile getirdi. Senusi’nin oğlu Muhammed, Mehdilik iddiasında bulundu. onun hareketi şu anki Libya’nın bulunduğu yer olan Mısır’ın batısında ve Cezayir sahrasında bir çok takipçi buldu. Bir süre sonra da Sudan’a sıçradı.

Bu olay, Fransa ve İtalya’nın Kuzey Afrika’ya saldırılarıyla aynı döneme rastlamaktadır.

Mısır’ın Öncülüğü

Osmanlı İmparatorluğu’nun güçsüzlüğünü ve gerilemesini ganimet sayarak Tanzimat Dönemi başlamadan önce bile bağımsızlık arayışı içinde bulunan ilk millet Mısır’dır.

1978 yılında Napoleon’un Mısır’a saldırması ve bu saldırıyı geri püskürtmek için M. Ali Paşa, III. Selim tarafından görevlendirilmesi, bağımsızlığı hızlandırdı. Arnavut asıllı M. Ali Paşa başlangıçta Osmanlı’ya bağlı göründü. Fransız’larla mücadele etti ve Mısır’da asayişi sağladı. Güçlenince de Mısır’ın bağımsızlığını ilan etti.

M. Ali Paşa, mısır yönetim ve toplum hayatında büyük düzenlemelere başladı. Merkezi ve güçlü bir devlet oluşturdu. Tımar sistemini yürürlükten kaldırdı; sulama için kanallar oluşturdu; tarıma son derece önem verdi; ilk sanayii kurdu ve Batı yapımı fabrikaları Mısır’a getirdi.

1830 yılında pamuk, yün, ipek, şeker, cam, deri ve kimyasal ürünler Mısır için üretiliyordu. Sermaye devletin ticaret tekellerinin girdilerinden ve zenginlerden alınan zorunlu borçlardan elde ediliyordu. Gerekli işgücü de köylülerden karşılanıyordu. Ayrıca yurt dışına öğrenim görmek için, başlangıçta 300 öğrenci gönderildi. M. Ali Paşa Radika yenilikleri önünde engel olarak görüyor ve kendine karşı çıkanları bir yemeğe çağırıp, sonra da onları katlediyordu.

M. Ali Paşa, Mısır’ı Osmanlılar’a bağımlılıktan kurtarmakla birlikte, daha çetin bir duruma düştü. Mısır bu defa da Avrupa devletlerinin esir ve sömürgesi haline geldi.

M. Ali Paşa döneminden sonra İsmail döneminde Mısır maddi ilerleyişinin olumsuz yanlar da ortaya çıktı. Yönetimdeki üst düzey yöneticilerin sorumsuz ve bozguncu davranışları ülke gelirlerinin boşa harcanmasına, devlet hazinesinin yıldan yıla azalmasına ve Mısır’ın dışarıdan aldığı borçları ödeyememesine sebebiyet verdi. Ayrıca Mısır ekonomisi tarıma dayalı idi. Hatta Amerika’daki iç savaş neticesinde pamuk fiyatları dünya piyasasından aşırı yükselince, M. Ali paşa pamuk üretimine çok yatırım yaptı. Ülke gelirinin büyük bir kısmı pamuğa dayalı hale geldi. Pamuktan elde edilen bu paranın büyük bir kısmı orduya ve silaha yatırıldı. Halk ağır vergilere bağlandı. Daha sonraki yıllarda dünya piyasasında pamuk üretimi artınca, Mısır’ın pamuğu para etmedi ve elinde kaldı. Borçlarını ödeyemeyen Mısır, Avrupa devletlerinin müdahalesine açık hale geldi.

İKİNCİ BÖLÜM

BATI UYGULAMALARININ İZLENMESİ

Kitabın bu bölümünde yukarıda bahsedilen değişikliklerin Mısır’lıların toplumsal ve siyasal vicdanında ne tür etkiler yaptığı, Mısır’lı aydınların ve okumuşların Batı uygarlığı ile karşılaştıklarında ne tür bir tepki gösterdikleri mevzuu işlenmiştir.

19. yüzyıl başından başlayarak Mısır ve diğer Arap aleminin düşünce yapısında değişiklik meydana getiren bu aydın zümrenin içinde, Tahtavi Abduh ve Afgani gibi kimseler vardır.

Tahtavi (1801-1873)

Mısır’lıdır. M. Ali Paşa tarafından Fransa’ya öğrenci müfettişi olarak gönderilmiştir. Ezher’de öğrenim görmüştür. Avrupa’da görevinin dışındaki işlerle de meşgul oldu. Avrupa’nın yaşam tarzından çok etkilendi. Mısır’a döndükten sonra M. Ali Paşa’nın önderliğinde çevirmenlik okulu kurdu.

Tahtavi, Paris’te gördüklerini aynen taklit etmeye çalışan körü-körüne bir taklitçidir. Orada gördüklerini papağan gibi tekrarlıyor. Osmanlı’daki Genç Osmanlılar gibi.

Avrupa dünyasıyla, Müslüman alemini barıştırmaya çalışıyor. Avrupa’yı safça bir değerlendirmeye tabi tutuyor. Yazdığı eserlerden ikisi oldukça ilgi çekicidir.

1-Paris izleniminden saf altının çıkarılması.

2-Mısır’lıların çağdaş yöntemlerin bahçesinde kalblerinin yolları.

Bu iki kitapta Avrupa tarihinde 18. yüzyıl ‘Aydınlanma’ dönemini görüşlerinden açıkça etkilenme vardır.

Tahtavi koyu bir Mısır milliyetçisidir. kardeşlik ayetini aynı vatanda yaşayanlara hasrediyor. Ona göre ‘vatan’ tüm Arap milletlerinin yaşadığı yer değil, ‘Vatan: Mısır’dır. Mısır vatanı ve milleti her türlü övgüye layıktır. Firavun dönemindeki Mısır’a ait birçok övgü şiirleri yazmıştır.

Onun sözlerinin dış yüzü İslami bir renk ve nitelik taşımaktadır. Dile getirdiği her konuda Kur’an’dan bir ayeti ya da Peygamber’den bir hadisi veya Sahabe’den ya da Tabiun’dan bir sözü delil olarak getiriyor ve böylece yenilikçi düşüncelerinin din karşıtı görünmemesine özen gösteriyordu.

Tahtavi, vatandaşlarını yeni bilimleri öğrenmeye çağıran ilk çağdaş Mısır yazarlarındandır.

Mısır’ın geri kalma sebebi Tahtavi’ye göre: Bu gerilemenin günahı yabancılara aittir. Ona göre yabancılar H. 7. yüzyıl ile 10. yüzyıl arasında Mısır’da egemen olan Memlükler ve daha sonra iki yüzyıldan uzun bir süre onun vatanını yağmalayan Osmanlı Türkleri’dir. Bu yaklaşım sonraki Mısır yazarlarınca da örnek alındı. O, Paris’te bulunduğu sırada Fransızlar Cezayir’i işgal edince bunu eserlerinde yermişse de Avrupa’yı İslam alemi için siyasal bir tehlike olarak görmüyordu. Tersine Avrupa bilim ve ilerlemenin sembolüydü. Mısır, Avrupa’daki yenilikleri dini inançlarına zarar vermesinden korkmadan almalıdır.

Netice olarak onun bu Batıcı’lığının sebebi, Batı’nın siyasal nüfuzuyla, kültürel nüfuzunun ayrı ayrı şeyler olduğu konusundaki safça düşüncesi ve emperyalizmin hile ve tuzaklarından habersizliği idi.

Ayrıca Tahtavi’den sonra Mısır’da etkili olmuş ve onun yolundan giden diğer Yakup Sannu, Şibli Şümmeyyil, Taha Hüseyni vardır.

III. BÖLÜM. DİNİ DÜŞÜNCENİN YENİLENMESİ

Afgani:

1838 yılında doğdu. Doğum yeri hakkında kesin bir yer söylenmiyor. Esadabad doğumlu, ancak, İran mı? Afganiştan mı? (İran’lı olduğu daha kuvvetli). Kendisi de bu konuda çelişkili ifadeler kullanmış. Dünyanın pek çok yerini gezmiş bir insan; Özellikle İslam alemini hepten dolaşmış. Her vardığı yerde olay olmuş bir şahsiyet. Zamanımıza uyarlarsak tam medyatik, olay bir insan. Aynı zamanda enteresan görüşleri olan; gittiği her ülkenin üst düzey yetkililerince tanınan bir şahsiyet. Müslüman kitleleri çabuk harekete ve galeyana getiren bir tip…

19. yüzyılın ortalarından sonra Arap ülkeleri ile Batı’lı devletler arasındaki siyasi ilişkilerdeki bunalımın artması ve Müslüman ulusların sömürü karşıtı tepkilerinin hızlanması ile birlikte Seyyid Cemalettin Afgani’nin Batı’ya karşı çıkışı ve entellektüel bir önder olması onun etkisinin trendini yükseltir. Afgani birçok Doğu ve Batı ülkesini dolaşmış, bunlar arasında: Afganistan, Hindistan, Mısır, İran, Türkistan, İngiltere, Fransa, Türkiye, dolaştığı ülkeler arasındadır. Gittiği bazı ülkeler kısa süre sonra onu sürüyorlar. Bazen de hükümetler tarafından destekleniyor. Kimisi konuşması için, kimisi de susması için para veriyor.

İstanbul’a geldiği zaman kendisini Cemalettin Afgani, Afganistan’da da kendisini Cemalettin er-Rumi olarak tanıtıyor. İstanbul’da iken çok tanınan biri haline gelmiş. Hatta bir ara Daru’l-Fünun (Yüksek öğretim Sarayı) üyeliğine getiriliyor. Buradaki bir konuşmasında çok radikal sözler sarf edip, Nübüvvet’i zanaate benzetmesi, Şeyhü’l-İslam’ın tepkisini çekti ve bu olay sürülmesine sebebiyet verdi.

1871’de Mısır’a gitti. Orada 8 yıl kaldı. Bu süre zarfında çeşitli gazetelerde yazı yazdı ve çeşitli partilerde görev aldı. Birçok insanla tanıştı. Urabi ayaklanmasının destekçilerindendi. Bu konuda kamuoyunu yönlendirdi. Urabi başa geçince dış borçların üzerine yatmış ve İngiltere’ye karşı direnmiştir. Neticede İngilizler İskenderiye’yi topa tuttular.

Mısır’da ne niyetle olduğu bilinmese de bir ara farmasonluk topluluğuna üye olur. Farmasonluk, Müslüman ülkelerde hep sömürü siyasetinin etkilerinden sayıldığı için Afgani’nin bu üyeliği, onun karşıtlarının eline koz verdi. Daha sonra buradaki üyeliğinden atıldı. Nereden bakılırsa bakılsın, önemli görünen bu insan, Avrupa’ya gittiğinde orada Abduh’la buluşur. ‘Urvetü’l-Vüska’ dergisini çıkarmaya başlarlar. 17-18 sayı çıkardıktan sonra bu dergi kapatılır. Çünkü dergi, emperyalist güçlere karşı direnmeyi konu ediyor.

Afgani’nin Temel Fikirleri Ve Amaçları

1-Panislamizm.

2-Anti Emperyalizm

Emperyalizme karşı direnişini, halkın arasına dalarak sürdürür. Bunda da kısmen başarılı oluyor. Bugün de Türkiye ve bütün Müslüman ülkelerdeki Amerika ve Avrupa’yı protestolar, onun zamanından kalma bir gelenek olup, mucidi Afgan’ dir. Sokaklarda yürümek, slogan atıp bağırmak, Afgani’nin piri olduğu bir harekettir.

Afgani, Müslümanların gerim kalma sebebini şu ayetle açıklar:

‘Allah, bir kavimde olanı, onlar nefislerindeki değiştirmedikçe değiştirmez’.

Afgani, Fransa’dan ayrılınca İngiltere’ye geçti, orada düşüncelerini gazeteler vasıtası ile anlatmaya çalıştı. ‘Arap dostu’ İngiliz yazar Wilfrit Blunt’un aracığı ile ilgili siyasetini Müslümanların lehine değiştirmeye çalıştı; ancak başarılı olamadı. İngiltere’den İran’a, oradan da Rusya’ya geçti.

Afgani’nin yazılı ciddi bir eseri yoktur. Birkaç risalesi mevcuttur.

Hayatı boyunca bekar yaşayan, kendisini davasına adayan, diyar diyar gezen, bildiklerini açıkça söyleyen biridir. Hayatı boyunca politika ile hep içli-dışlı olmuştur.

Muhammed Abduh (1849-1905)

Meselelere Cemalettin Afgani’den farklı bakıyor: Afgani devrimci, Muhammed Abduh eğitimcidir. Daha mutedil ve ılımlıdır. Görüşleri daha tutarlıdır. Parlamento ve Meşrutiyet’e karşı değildir. Ona göre toplumu bilinçlendirmek ve eğitmek gereklidir. Netice alınmak şartı ile sömürgecilerle işbirliği yapılabilir. İslam adına Batı medeniyetine karşı bir şey yapılmazsa, sel gibi gelen Batı’lı yandaşları tarafından İslam, geri kalmanın sebebi olarak gösterilecektir. Abduh bunu önlemeye, toplumda iki uç arasında köprü vazifesi görmeye çalışıyor. Bu iki uç: Batı’cılarla, İslam’cılardır.

Abduh’un Dönemi

1-Afgani ile karşılaşmasından önceki dönem

2-Afgani ile karşılaşmasından sonraki dönem

3-Afgani ile yollarının ayrılmasından sonraki dönem.

İkisi de Paris’te sürgünde beraber olmuşlardır. Urvetü’l-Vüska dergisini çıkardılar. 17-18 sayı çıkarttıktan sonra dergi kapatıldı. Dergi, sömürgeci devletlerin işine gelmediği için İngiltere’nin isteği üzerine, baskı yapılarak, zorla kapatıldı.

Görüşleri

Batı ile uzlaşma ve tedrici ıslah iki uç arasında köprü vazifesi gördü. Gelenekçi ve Batı’cıları uzlaştırmaya çalıştı. Ancak ikisine de yaranamadı. İki tarafın da tepkisini aldı. Mısır’da oluşturulan ‘Şura’da görev yaptı. Başyazarlık ve uzun süre de müftülük yaptı. Bu yolla görüşlerini yaydı. Önemli görüşleri:

İslam’ın ilk kaynaklarına dönmesi.

Parlamento, ‘Şura’ geleneğidir.

Demokrasi, ‘İcma’dır.

Mesalih-i mürsele’den yararlanılmalıdır.

İçtihat ruhu canlandırılmalı ve İslam Hukuku’nun takıldığı yerler, içtihatla açılmalıdır. ‘Telfik’ yapılmalıdır (tüm mezheblerin görüşlerinden istifade edilmelidir).

Siyasetle İlgili Görüşleri

Halifeliğin Türk’lerden alınması gereklidir. Ona göre Türkler, dini düşünceyi donuklaştırmışlardır. Türkler Arapça’yı iyi bilmedikleri için İslam’ı iyi anlayamamışlardır.