Kapat

Karen Blixen Yedi Harika Hikaye Kitap Özeti

 

“İnsan yüreğinin en derin imdat haykırışı olan “ben kimim?”e cevap bulmak, bu dünyada sadece hikayelerin velayetindedir,”

der Danimarkalı yazar Karen Blixen (1885-1962). Yakın bir tarihte, orijinal Danca’sından Türkçe’ye kazandırılan Yedi Harika Hikaye adlı yapıtı, bu matrise tıpatıp uyuyor. Bunu bütünüyle postmodern toplum ve değerlerinin fantastik bir dünyadan yola çıkarak, ironi ve mizah ögeleriyle bezenmiş eleştirel bir ruhla yapıyor. 78 yıldır hala güncelliğini ve evrenselliğini korumuş olmasını büyük ölçüde buna borçlu olsa gerek.

 

Yedi Harika Hikaye, ayrıcı 19. yy. sonu, 20. yy. başında, yazarın varoluş ve insanla ve bunun karşısında, toplum ve ahlakla ilgili çok naif hususların aralıksız özeleştirel analizlerinin, o devir coğrafyasındaki hür düşüncenin sınırları hakkında, günümüz okuyucusuna fikir vermenin de ötesine geçiyor. Batı’nın bugünkü düşünce özgürlüğü geleneğinin hangi düşünsel temeller üzerinde oturduğu hakkında da bilgilendirmesi açısından ilginç ve güncel. Zira birey ve / ve ya düşünsel özgürlük hakkında 21. yy.’ın postmodern dünyasında süren tartışmaları tamamlayıcı ve açılandırıcı sorulara ve cevaplara yöneltiyor. Felsefi ve bu başlık altında varoluşçu çizgideki soruların çoğunlukla hikaye kahramanlarının ağzından ve hiçbir zaman kesin bir sonuca vardıran cevaplar verilmeksizin dile getirildiği bu sefer, baştan sona gizemle örtülü. Böylelikle de, her zaman yeni yorumlara açık -ki bu da öykülerdeki çekim gücündeki diğer bir sırrı.

Blixen Yedi Harika Hikaye‘de insan ruhunun gizli dürtülerine olan derin sezgisiyle, hasret ve ümitler, pişmanlıklar, hayat yolunda kaybolma ama bunun bilincine ancak dönüş yolları aşıldıktan sonra varmanın yarattığı ruh halleri ve çelişkilerle dolu pandoranın kutusunu aralıyor. Yaşam bu; insan bu. Yani her ikisi hataların da bir bütünü ve eseri ve bu, içselleştirilebildiği ölçüde varolunabiliyor, kaderin sınırları zorlanabiliyor, hayal ve gerçek birbirine karışıp evrenselle daha bütünsel bir varoluş yolu denenebiliyor.

Öyküler, adeta birbirleri üzerine tabaka tabaka yerleştirilmiş. Tıpkı soğan kabuğu gibi, kat kat açılıyorlar. Her bir öykünün en iç nüvesi, ahlaki bir aksiyom taşımak yerine; yine küçük bir hikaye ve ya bir tablo taşıyor. Bu, örneğin bir sembol ve ya bir mit olabiliyor ama bu sembol ve mitler, hikayelerin ayrılmaz parçaları olan destanlar, masallar ve efsanelerle ayrılmaz parçaları olan destanlar, masallar ve efsanelerle ilişkilendiriliyorlar. Bu katsallıktan yola çıkarak; çoklu bir bakış açısıyla yazar kendine göre bir sonuca, bir yargıya ulaşmak yerine; okuyucuyu özgür bırakıyor.

Blixen‘in hikayeleri, insan-hayvan-tabiat-tarih’in birbirlerine karıştığı bir dünyada geçiyor. Bu dünyada, diskurs ve birey arasındaki mesafenin altı çiziliyor. Sözün kaynağı ve hakimi olarak insan şeklindeki illüzyon deliniyor, sönüyor. Kasıtlı tuhaflaştırma efektleri, insan ve dil, kelime ve cisim arasındaki mesafelere vurgu yapıyor. Böylelikle, kimlik açık bir kütle, üstü kapatılmayan bir proje olarak gösteriliyor; burada ‘ben’ ilanihaye değişken, delikli ve geçirgen ve muamma dolu. Dolayısıyla, Blixen’in hikayeleri, ‘ben’ hakkında bir ölüm ilanına, bir çeşit kimlikten, ‘bir insan’ olmaktan ayrılan bir yolculuğa dönüyorlar. İnsanın sözün sırf efendisi olmaktan çok; diskursların bir çıktısı olarak gösterilişi, Blixen’in hikayelerini, yapısalcı dil felsefesine ve özellikle Michel Foucault‘ın bilginin arkeolojisine (L’ archéologie du Savoir, Paris: Gallimard, 1969) bağlamdırıyor. Foucault burada, bireyin diskurs karşısındaki hakimiyeti nosyonunu, insan ve dil arasındaki ilişkiyi altüst ederek tahlil ediyor. Foucault‘a göre insan; belli diskürsif pozisyonlar uzantısında varolurken; Blixen‘in temalarında her bir karakter, belli bir diskürsif külliyette tevdi edildikleri repliklere ve pozisyonlara tekabülen varoluyorlar. Böylece, onlar et ve kemikten değil; repliklerin ve alıntıların oluşturduğu dilsel bir ürün; bir benzeriyle 1966′da Michel Foucault’ın dil ve bilgi ağırlıklı analizlerinde (Les mots et les choses) karşılaştığımız türden, sadece dilsel ve metinlerarası yapıların taşıyıcıları olarak işlev gören, içi boş kukla bebek gibiler.

Karen Blixen Yedi Harika Hikaye’nin ilk kez yayınlandığı yıl verdiği bir mülakatta, öykülerini neden 19. yüzyıl ortalarında, feodal toplumdan halkçı-demokratik topluma geçişin kırılma noktası olan zaman diliminde geçtiği sorusunu şöyle yanıtlamış:

Hikayelerimi, bir yüzyıl geriye, yani romantik bir döneme, insanların ve insan ilişkilerinin şimdikinden daha farklı olduğu bir zamana götürdüm. Çünkü ancak o zaman kendimi bir yazar olarak ve yazacaklarımda özgür hissettim.

Blixen’in burada ‘özgür’ sözcüğüyle tam olarak ne iifade etmek istediği bilinmese de, yazar hakkında daha sonra çeşitli ülkelerde yapılan çok sayıdaki biyografik çalışma, bunu, kendi yaşamındaki çelişki ve zorluklarla, kendi hayat mucadeleleriyle bağlamlandırdığını göstermiş ve yazarın kendi hayatıtla, hikayelerindeki evren arasında paralellikleri açığa çıkarmıştır. Yani Blixen, hikayelerini geçmişe yerleştirerek, bunu maskelemeyi yeğlediği ve böylece söylediklerini, kendinden soyutlayarak, düşüncelerini kaleme dökerken kendini daha rahat, daha hür hissettiği söylenebilir.

Blixen, fırtınalı bir aşk hayatı yaşamış; hayatı, kendince başına buyruk yaşabilenlerdendi. Kuzeni İsveçli Baron Bror Blixen ile evlendikten sonra, 1914-1931 arasında, ‘barones‘ olarak, Kenya’daki kahve çiftliklerinde yaşadı. Karen Blixen burada asil bir İngiliz ailesinden gelen Safari avcısı Denys Finch Hatton ile büyük bir aşk macerası yaşadı. Sevgilisinin bir uçak kazasında ölmesinin ardından ve 1931′deki Büyük Buhran nedeniyle, Afrika’daki çiftliğine veda etmek zorunda kaldı. Aynı Blixen’in yaşamında olduğu gibi, hikayelerinin merkezinde de hep aşk var. Her şey onun etrafında dönüyor. Blixen, aşkı ‘arkadaşlık + erotik’ olarak tarif eder. Aşkın bu iki unsuru arasındaki fark ve ilişki, aşkın bir diğer unsuruyla irtibatlıdır: Kendini adama ve unutma. Blixen, aşkın sıkça bağımlılık yarattığı, insanı kendinden, dünyaya açılımdan ve dünyayla işbirliğinden alıkoyduğunu belirtirken; kendini silip yok eden teslimiyetle, öz-gerçekleşimi içeren, teslimiyet arasındaki farkı da önemle vurgular. Yedi Harika Hikaye‘de de bu farkı, baştan çıkarmayla aşk arasındaki farkı betimlemek suretiyle gözler önüne seriyor. Yazarın aşka bakışı ilginç:

 Aşk hakkında da bir teori geliştirdim. ‘Homoseksüellik’te olduğu gibi. Aşkı ‘homogen’in kelime anlamında algılıyorum. Öyle ki; bu az çok şehvetli sempati şeklinde algılanabilir. Kişisellikte bir birleşimden, birbirine medyun olmaktan ziyade; fikirlere ve ideallere doğru yönlenmiş bir birlik, bir aşk birliği; bu öyle bir his ki, aynen Aldous Huxley‘nin ‘The Love of the Parallels‘ (Paralellerin Aşkı)’de bahsettiği gibi; aynı tabiattan dostların ilişkisini anlatıyor ve benim demek istediğimi de pek güzel ifade ediyor: İnsan, birbirinde ‘erimeden’, birbirine ‘karışmadan’; belki birbirine çok yaklaşmadan da ve birbiri için yaşamın tek amacı da olmaksızın, kendinde varolarak ve uzun vadeli kişisel amaçlarının uzak amaçları ardından giderken, mutluluğu bu süreçte birbiriyle paralel duruşla ilerlemede yakalamak.

Yedi Harika Hikaye’deki öykülerin her biri bu ışık altında, kendine özel, tam bir cinsiyet karmaşası oluşturuyor. Her biri cinsellik, cinsiyet ve kimlik kavramlarına tam can damarından meydan okuyor. Diğer taraftan da, bunları din ve ahlak kavramları ile yüzleştiriyor. Şaşırtıcı ve sık sık ürkütücü, tersyüz edici, eksantrik ve abartılı taktiklerle, heteroseksüelliği, cinsiyeti, cinsel özelliklerinin bütününü ve bununla bağlantılı olarak, kimliğin sahte tabiatlarını ve metafiziğini, bu ortamda özünden sorguluyor. ‘Maymun’ hikayesi (hetero ve homo) seksüellik cinsiyet ve kimlik arasındaki bağlaşımların keskin bir analizi. Bu etkileşim, diğer hikayelerde de farklı ortamlarda ön planda. Blixen’in dünyasında. Ancak, bu cinsel eğilimler, bazı insanları eksensel olarak normdan ayıran, onlara farklı bir psikolojik yapı, bir takım karakter hasletleri ve fizyonomiler yakıştıran bir kimlik kartı gibi işlemiyor. Blixen’in hikayelerinde, ‘cinsel sapık’ ve ‘cinsel sapıklık’ kavramı yok; varoluşun bir parçası olarak, kişisel cinsellik ve cinsel tercihler var.

Bu özelliğiyle Blixen’in hikayeleri, günümüzdeki zaman şartlı cinsel sınıflandırmalarımız, insanı heteroseksüel ve homoseksüel olarak bir ikili cinsellik ve ahlak nişine yerleştirmemiz, hassas, romantik erkek arkadaşlarına, marjinal maskülinite, erkeksi femininite, yetişkin çocukluk vs.. ye karşı gösterdiğimiz misafirperversizlik, stigmatizasyon ve hoşgörüsüzlük hakkında eleştirel bir tartışma zemini oluşturuyor.

Öykülerde biteviye süren bir diğer analitik örtüşme, kadın ve erkeğin birbiri ve toplum arasındaki konumu. Blixen, erkek ve kadın tabiatı arasında farklılık olduğuna inanıyor. Yazara göre; “erkeğin kütle merkezi, tabiatının özü, hayatta ne yaptığında ve ne başardığında yatar. Kadınınki ise; ne olduğunda.” Lâkin Blixen’in burada demek istediği, aktif ve pasif olma durumu değil. Blixen’e göre, kadının varoluş şeklinde aktif ve dinamik bir yan var ancak; bu, erkeğin yaptıklarından ve başardıklarından farklı bir aktivite kalıbını içeriyor. Fakat yazar, her insanın erkeksi ve kadınsı ögelerden bir parça taşıdığını da kabulleniyor. Blixen’in burada kastettiği şey, erkek ve kadın tabiatına uygun aktivitelerin ve meşguliyetlerin belli sınırları olduğu olduğu. Bu, maskülin ‘eylem’ karşısında, feminin ‘varoluş’ Jung‘ın medeniyetimizin en büyük trajedisinin feminin prensiplerin bertaraf edilmesi ve kısır maskülin entellektin ağırlık kazanması olduğu şeklindeki tespiti ile özdeş.

Blixen’in ahlaksal-etkisel değerlere olan duruşunun merkezinde, bu aşk, bu cinsellik ve cinsiyet anlayışı var ve bunun bir yanında, cinsiyetler arası ilişkiler ve genel anlamda cinsellik, öbür yanında da; ilahi olan ve din yer alır. Blixen ‘Tanrı’nın ihaneti‘ kavramını, bu bağlamda az çok adalet kavramına karşı bir konuma yerleştiriyor ve bu iki kavrama ilişkin analizlerini de hep İncil‘den ve Eski Ahit‘ten hikayelere karıştırıyor, ilişkilendiriyor. Bunu yaparken, Hristiyanlık’a eleştirel yaklaşımının yanı sıra, Doğu Mistisizmi’ne ve İslâm dinine karşı bir sempati ve özellikle Kuran hakkındaki derin bilgisi de, yaptığı alıntılar ve bunların alıntıladığı kontekstlerden açıkça anlaşılabilir. ‘Norderney’i Çarpan Nuh Tufanı’ öyküsünde, Bayan Malin şöyle der:

Evet, kardinalim… Bahsini duyduğum bütün hükümdarlar içinde doğruluk ver gerçeklikte Tanrı’nın ruhuna en çok yaklaşan zannımca Bağdat’ın Harun Halifesidir.

Din, Tanrı’nın inayeti ve ahlak kavramını irdelerken, kafasını meşgul eden soru, hayatın nimetlerinin eşitsiz dağılımının adalet fikriyle çakışıp çakışmadığıdır. Yazar bu noktada, bir insanın dünya nimetlerinin insanoğluna eşit dağılmamış olmasından rahatsızlık duymadan önce, kendinin bunu gerçekte ne ölçüde başarabileceğini düşünmesi gerektiğine işaret ediyor. Nitekim insanoğlunun kendi de güzellik, zeka ve yeteneği eşit olarak dağıtacak tabiat gücünde değil. Ancak; “dünya nimetleri arasında farklılıklar var ve onları birbirinden ayırabilmek gerekli,” der yazar. Yani bu nimetler, eşit konumda değillerdir. Dünya nimetleri dediğimiz şeyler, hayatımızı sürdürebilmek için, mutluluk ve huzurumuzu korumak için gerekli oldukları nisbette, onlara bir eşitlik felsefesi uygulanabilir.

Nitekim, “herkese eşit dağıtılamayacak dünya nimetleri de var -ki bunlar, nüfuz ve saygınlık -mevkii ile kıdem; değer ile saygınlık; üstünlük ile görkem- ile ilgili olanlar,” der yazar ve bunları ‘prestij’ olarak tanımlar. Prentijin eşit dağılımı, özü itibariyle, ayrıcalık kavramını lağveder. Fakar illa ayrıcalıklar diye bir şey olması şart mıdır? Bazı insanların diğerlerinden daha fazla prestij sahibi olmaları ne için gerekli? Böylesi kavramları topyekûn  feshetmek en iyisi değil mi? Blixen burada, bir insanın kendisiyle böbürlenmek, kendisini yüceltmek için başvurduğu prestijle, kendine prestij ve kıdem sağlayan şeyin ardında yatan değerleri koruması ve kendini buna mecbur hissetmesi arasına bir çizgi çeker. Ancak; insanın kendisini yüceltmek için başvurduğu prestijin, değerleri örtbas eden sembolik bir ritüelle kaynaşık olduğu söylenebilir mi? Blixen’e göre; ritüellere ve sembollere, arkalarında yatan değerlerin temsilcileri oldukları için boyun eğmek, kendini göstermekle ilişkili ve prestijle bağıntılıdır. Bu yüzden eşitsizlik içerir. Herkes aynı ölçüde ve aynı tarzda kendini gösterebilir fakat bu, yeri eşitlik ve adaletle doldurulamayacak bir değerlilik durumudur. Yedi Harika Hikaye‘nin tüm öyküleri, bu sorulara yönlendirir, cevap arar.

Blixen’in kafasını epey kurcalayan ‘Tanrı’nın ihaneti’ hususu, insan yaşamının saygınlık vasfını, haiz boyutuna tekabül eder ve insan (insanoğlunun hedefe odaklı ve irade gücüyle sahip olabileceği değerlerden farklı olarak) bu boyutu sadece belirli bir tarzda var olarak, kendini iyileştirerek ve buna kendini vakfederek temsiz ve ona hizmet edebilir. Dolayısıyla, Tanrı’nın inayeti, yaşamın ritüeller ve sembollerin temsil ettiği, amaç belirlemeyen lâkin; insanın varoluş tarzını biçimleyen, insan ruhundaki daha anonim enerjilere ve güçlere kişilik kazandıran, insanın ireda gücüyle elinde tutamayacağı boyutuna tekabül ediyor. ‘Norderney’den Geçen Nuh Tufanı’ hikayesinde, Bayan Malin, Kardinal kılığına girmiş Kaspersen’e şöyle der:

Tanrı’nın bizden talep ettiğinin gerçek olduğunu nereden çıkardınız Allah aşkına? Kardinalim, burada çok garip ve çok orijinal bir bakış açısı yakalamış. Ah, Ah! Tanrı, gerçeği hep en baştan bilir; eğer onu biraz abartıyorsa, o zaman diyecek bir şey yok tabii. Gerçek, kunduracılar ve terziler içindir saygıdeğer efendim. Lâkin ben; Yaratan’ın maskeli balolara karşı bir zaafı olduğunu düşünmüşümdür.

Sahte Kardinal Kaspersen, hikayenin bir başka yerinde, Bayan Malin’in bu gözlemine şöyle karşılık vermiştir:

Bakınız azizem, benim kanım şu: Her büyük sanatçıda şarlatan bir yan vardır; hakiki bir kralda ve yahut da hakiki bir Tanrı’da bile; onsuz olmuyor.

 Karen Blixen‘in hikayeleri, tüm katmanlarıyla, daha iki asır öncesinden, 21. yüzyılın insansonrası (post-human) toplumuna yöneliyor, düşünce muhakeme şekillerini gözden geçiriyor, onları, insanı merkez almaksızın yeniden betimleyebiliyor. Öykülerin çekim gücü ve eskimeyen evrenselliği de burada yatıyor.

Karen Blixen, 1950, 1955, 1956, 1957, 1958 ve 1959′da olmak üzere, 6 kez Nobel Ödülü‘ne aday gösterilmiş, yapıtlarıyla, yalnız Hollywood’u değil; Oscar ödüllerini de cezbetmiş bir yazar. Afrika’daki hatıratlarına dayanarak yazdığı Den Afrikanske Farm (Afrika’daki Çiftlik) adlı romanının filmatizasyonu, 1986′da 7 Oscar kazandı. Fimde, Blixen’i Meryl Streep, Sevgilisi Finch Hatton’ı da Robert Redford canlandırmıştır. Karen Blixen’in Skæbne-Anekdoter (Kader Anekdotları) adlı yapıtındaki öykülerden biri olan ve ayrıca müstakil roman olarak da yayımlanarak birçok yabancı dile çevrilen Babettes Gæstebud (Babette’nin Ziyafeti) adlı yapıtı da filme çekilmiş ve 1989′da yabancı film dalında Oscar’a layık görülmüştür. Babette rolünü, ünlü Fransız aktris Stéphane Audran canlandırmıştır. Yazarın eserlerinden Türkçe örneklerin yok denecek kadar az olduğunu göz önüne alırsak, Yedi Harika Hikaye‘nin önemli bir boşluğu doldurduğunu sevinerek söyleyebiliriz.

Afrika’daki Çiftliğim, Çimenlikte Gölgeler ve Kader Anekdotları adlı yapıtlarında, bu sıkça görülür. Son kitabın ‘Dalgıç’ adlı öyküsü, Şiraz’lı genç bir Sufi’nin hikayesidir ve Kuran’dan bol alıntılarla süslenmiştir. Yazarın büyükbabası A.W. Dinesan da Fransız ordusuyla Cezayir’in kolonizasyonu sürecine yakından şahit olmuş ve kolonist olarak çıktığı yolculuğu, İslâm hayranı olarak tamamış, Fransızlar’ın Müslümanlar’a şiddet eylemlerini, soykırım olarak irdelemişti (Abd El-Kader, Kuzey Afrikalı Müslüman Araplar’la Fransızlar Arasındaki İlişkiler, 1840).

Yedi Harika Hikaye, Syv Fantastiske Fortællinger

Karen Blixen, İletişim Yayınları, 2012

Çeviren: Nur Beier (Çevirmen, Yazar | Odense, Danimarka)

 

Kaynak: İletişim Yayınları, İstanbul’da Sanat

Sponsor Reklam